7 Eylül 2009 Pazartesi

tırtıl su birikintisine evlenme teklif eder. bir büyük toz bulutu içinde kaybolur soru. buharlaşır su birikintisi, yanıt vermemek için bulut olur. rüzgarla vadiler dolaşır, oyun oynamak için taşan nehirlere yağar. bir akşamüzeri güneşin gözyaşını görür. Güneş ağlar gökkuşağını kıskanınca. Yaradılışın sonuçlarıyla ilgilenmek kafa karıştırır. Varoluş kocaman yumuşak bir hamur, tüm dönüşümler göz yanılgısıysa... şaşı baktın şaşırdın.
Bulut koşar peşinden gökkuşağının, içinden geçer, içinden geçer... Yakalayınca tüm gücüyle saçlarını çeker. Ellerinin renklere boyanacağını bile bile... Beyazlığın biteceğini bile bile... Ardından güneşin gözyaşlarını siler yanaklarıyla. Tüm beyazlık uçup gitse de artık içi rahat... Denize aşık bulutlar denizkabuklarında uyur. Kıyıya vuran dalga sesleriyle uyanır, dudaklarına küçük bir öpücük ve gökyüzü hergün tekrar başlar...

15 Ağustos 2009 Cumartesi

"İnsan yeryüzündeki özgürlüğü kesinleyerek ve gerçekleştirerek insanlığını elde eder. İnsan kendini gerçekleştirmek içinse kendini tanımalıdır". 
Bakunin'in devrimci anarşist düşüncelerini okumak konu özgürlük olunca kanımı donduruyor, devletten çıkıp aynaya koşturuyor. Saplantılarımı, bahanelerle örttüğüm, sakladığım özümün karanlığını ortaya çıkardığımda gördüğüm tablodan iki adım geri çekiliyorum. Korkunç! 
Oysa ne kadar yanlış bir yeryüzüne hapsetmişim kendimi su,toprak,hava diyerek. Farketmeden veya ederek toplumun etkisi altında hapis kalmışız. Ve akan bir nehirden çıkmak hiç de kolay değildir. Özgür olmayan bu toplumun kalıplaşmış yargı ve değerleri varolduğu sürece özgürruhlardan bahsetmek ancak şiirlerde, öykülerde mümkün olacak. Kendi sınırlarım sizinkilerle örtüşmüyor, sonradan körlük gibi : renkleri bile bile karanlığa mahkum olmak. Adam olmak dediğiniz tutsaklıksa ben serserliği vücuduma kazıyorum.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

bilinmeyen boyutta

burnumdan deniz
suyu çıkıyor
koyu yeşil
bulanık

kocaman bir balık
eskimonun koltunun altın
da
pembeler
yarasa kuklası
gölge oyunu
bir sağ, bir sol

kulağım açılıyor
sudan çıkmış gibi
patlıyorlar...
gözüm yanıyor,
sol burun içim.
leyla cansız doğar
her ses çok
yüksek çınlıyor
devamlı kapı
açılıyor diye
korkuyorum.
aklıma gelen görüntü
tutulmuyor
tutunca kızıp
gitmek istiyor.
kalemlere düşmanlar.

kollarımdan ellerime
yükselen uyuşukluk
beynim açılıyor yeniden
pat pıt pıt pıt
binlerce minik
pıt.
uçaktayız.
bazen boğuluyorum.
deniz burnuma
burnuma doluyor.
susma,
dans ediyorum

9 Ağustos 2009 Pazar

köksüz ağaçlar
iki dakika kala kaçılan istasyonlar
yüzüm kanar
var mı ki?
kayıp insanlar topluluğu
bisiklet sesinin çağırdıkları
hiçbir istasyonun hatırası yok burda
kaldırımların, toprağa dönmek isteyen ağaçların
burda en korkunç sokaklar benimdir
korku yalnız aynalarda
yüzüm kanar
artık çok geç
artık çok geç

29 Temmuz 2009 Çarşamba

illüzyon

bütün sahip olduğun fikirler saçma ve gülünçse;

bir çocuğun oyuncak atı kadar hobi.'tabi, doğrudur' kadar alaycı.belki de bütünüyle anlamdan uzak.
işte bu hayalden uyanma anlarındaki sarhoşluk
akşamdan değil yarından kalma bir baş ağrısı.

ayaklarının üstünde yürüyen başka birinin toprağa dokunuşu
bilinmezlik içinde oyalanan ruhuna(varsa şayet) yabancı bir varlık.

"Kendimizi görmezden gelmek, iyi görmek için gereklidir"

21 Temmuz 2009 Salı

bu bir kaçıştı.
bana geri döndü, çıplak ayaklarım gecenin bir vakti buz kesmiş taşların üstünde. pencereden çıktım bir anda. buna dans etmeliyim dedim parmak ucunda. 'bu bir delilik bu bir delilik' diyor kadın radyodan. nora yanıma geliyor, "dans ediceksen çıplak ayak olmalı", diyorum. etraf karanlık, ben nisan ayı hayalimi gerçekleştiriyorum. kollarım açıkken çizdiğim çemberler sonlandığında mutlu bir yabancı var ortada. müzik bittiğinde bana sarılıyor. güzel fikirdi arkadaş, diyor. oysa hüzünlü bir parçada ayaklarım yanıyor soğuktan. aslında diyorum, aylar önce yapmak istedim. yerlere ancak burda çıplak ayak basıyor insan; uzaktayken. birden aklıma geliyor bilinçaltıma şarap etkisi yapan yunanca müzikler, ispanyol ritimler. karanlık ve kısık bir müzikteyim, karanlık ve kısık.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

uzaklardan gelen oyuncak sesleri

yol ayaklarımı acıtıyor, ayaklarım acıdıkça gözbebeklerim büyüyor. oyuncak sesleri hayal ediyorum, bilge sözler kitaplardan gökyüzüne uçuşuyor, iplerini gevşek tutuyorum ki kayıp gitsinler elimden. berrak mı yüzdüğün su? süründüğümüz yollardan yeşile mi uyanıyoruz.
en derin sessizliği bağırıyorum toprağa dayayıp dudaklarımı. toprak kabarıyor, korktuğum başıma geliyor. kirleniyor bulutlar ben eve yürüyorum diye düşünürken. o nehire girme diye bağırıyorum, o suya itme kendini. oysa bütün sözcükler sessizliğe sarılı.
aylakların kralıyım ben, bu güneş acıtmaz, bu yolların sonunda dilim dönmeye başlayacak mı diye sorulmaz. parçalara bölecekmisin beni yollarda. başıboş sokaklardan toplamak istemez kimse kendimi.
soğuk canımı acıttığında güneşe yaslanmak isterdim.fakat yalnız başıma uyandığımda çizikler olacaksa sırtımda masalları dinlemeye korkarım. kahraman zamanı çalsa da, çoraplarını kaybetse de. ben büyük değilim, kalbimle sırtım arasındaki mesafe uzak değil.

19 Şubat 2009 Perşembe

Bir sistem, ondalık. Rakamlarla bir çok şeyi daha ben yokken tanımlamış insanlık. Virajı alırkenki hızını, pastaya konan un miktarını ve zamanı... Bazen geçmek bilmeyen anların hepsini tanımlayıp, birimlere döküp üstüne herkese belirli yaşlar vermiş. 18,30,45,50...
Bu dönemlerde neler hissetmen gerektiği belit, sana yapıştırılan, algıladığının varsayıldığı duygu ve deneyimler çoktan belirli. Buna göre araştırmalar yapılmış, 7 yaşındakilere öğretilmiş okuma-yazma. Ruhlar prototipleştirilmiş, algı öngörülmüş. Zaman ve onun getirdiği yaş. Oysa tamamen kişisel olmasına rağmen fazlasıyla evrenselleştirilmişler. Varmak'tan ziyade yola çıkmanın güzelliğini unutmuş tabanlarımız...
Yarattığımız zaman kavramı olmasa baştan başlayabilme imkanları belki daha olağan durabilirdi. Kendimi akışa bırakabilmeyi öğrenmem belki gerekli olan. Hem deniz ırmağa hayır der mi hiç?

14 Şubat 2009 Cumartesi

balıkçılık hikayelerim

dağınık saçlarımla erkenden başladı bugün. soğukla uyandım ve sanki hiç ayrılmadı benden. kalorifere sarıldıkça içime işledi soğuk. uyudukça rüyamı ele geçirdi...
adım adım yaklaşan bir sis bulutu gördüm dışarda. beni içine çekip kaçırdığım aklımı bulana kadar döndürecek sandım. adım adım yaklaştı otobüs açık hava toplantısına.
"Hepimiz ölümü kendimizde taşırız, 
meyvenin çekirdeğini taşıması gibi" dedi kulağıma Rilke. ellerim kanıyor bu soğukta, avucunu açıyor insanlar gökyüzüne ve hiçbir huzur inmiyor üstlerine bu sabah.
oysa 60 senesinde konulan kız isimlerinin içinde ne çok gül varmış.

-duraklat
gül'ün "anneme süslendim ben" dediğini duydum.
sonra g
ülsün'ümün gözlerini gördüm.
elini sırtımın tam ortasına koyup bekledi, yaptığı hileyi görüyordum. benden almaya çalıştığı hüznümü seyrettim gözlerinden akarken. "ellerin üşümüyor mu" dedi, "ah seninki kadar" dedim. "şu tentenin altına gir istersen, ıslanma" dedi, boşver dedim. ne fark ederdi ki bu kuru soğuk ve ıslatmaya dahi yeltenmeyen garip yağmurdan korunmak.
"demek beraber ölücez, senin yanına gömsünler, hiç itirazım olmaz" dedi. "çok konuşuruz ama diğerleri rahatsız olur gülsünüm" dedim. birbirimize bakıp güldük...

-oynat

toplumun yarattığı zaman kavramının her dakikasından ellerimi yastık altına saklayışıma izin verildiği saatlerde gördüğüm düşler. Efsaneler,asırlık gemiler ve Kafka'nın Amerika'sı gibi git gide içimde boyadığım uzak sahil hayallerim... 'Bitmeyecek bir öykü' durur rafımda, okuyup anlatır mısın diye fısıldarım. Bana rastladığında merhaba deme bu sefer, etrafıma bu kadar toprak yaklaşırken hala balıkçılık yapmaya hakkım var mı onu söyle bana. evet de hayır de... ama merhaba deme.

4 Şubat 2009 Çarşamba

deuss ex machina

kocaman bir bulutla kaplı küvette uyandım sanki bu sabah. görme eylemine muvaffak olmam için fazla pusluydu etrafım. Bir sürü karga çekiştirirken tenimi öyle bir yoldaydık ki, artık perde açılamazdı.Yunan mitolojilerinde olaylar çözülemeyecek kadar karmaşıklaştığında aniden ortaya çıkıp tüm sorunları çözen, kurtarılması gerekeni kurtaran "makineden tanrı" ya da bir melektir Latince 'deuss ex machina'. Elden başka şey gelmez çünkü, sağlam bir düğüm attığınızda küçükseniz annenize koşabilirsiniz oysa bunun için çok geçse sessizce deuss ex machina'ya ağıt okuyabilirsiniz.
Evrendeki enerjinin süreksizliği sizin kayboloşunuzun sürekliliğine paralel gider. Olasılıklar üzerine kurulu bir düzen der kuantum fiziği. Bu uğurda kediler bile ölür zamanında. Sizse cebinizde 20'likten bir zar taşırsınız. Bu kaçıklar haklıysa, bu düzlemi yenmek için siz de zar atmalısınız.

Camı açıyorum, sinekliği yana itiyorum. Hem bu mevsimde sinek olmaz zaten. Rüzgar hızla içeri doluyor, o doldukça ben dışarı çıkıyorum. Güneş tam karşımda bu sefer sarıdan çok beyaz yapmış çevresini. Şubat ayında gökyüzü arkamda mavi sadece. Ağaç,dallar, bisikletler, toprak ılık, kuş sürüleri derken rüzgar sıkıldım diyor. Kafa tutamıyorum, geri dönüp uzanıyorum eski halının üstüne, yüzü koyun, uçmanın tadı damağımda kalmış gibi...